
Geçtiğimiz ay, dizi tarihinde belki de en nefret edilen karakteri olan Joffrey Baratheon'un seçilmesi, Game of Thrones'un unutulmaz anıları arasına girdi. Bu epik dizi, orta çağda irili ufaklı krallıkların karmaşık dünyasında, politik ve ahlaki durumların içine çekiyor. Ancak, etik değerlerin dışına çıkıldığında, güç kavramının ne denli karmaşık ve çelişkili bir yapıya sahip olduğunu göstererek izleyicilere düşündürüyor.

Dizi, etik değerlere dair doğru bir değerlendirme yapabilmek için önce durumu belirlemenin, değer biçmenin ve bu temelde etik değerlendirme yapmanın önemine vurgu yapar. İnsan varoluşundan itibaren, politik, insani ve eylemsel durumlar karşısında farklı kişilerin farklı değerlendirmeler yaptığını gözlemliyoruz.
Eddard Stark'ın onurlu tavırları, Emanuel Kant'ın "Bütün davranışlarımız topluma örnek teşkil etmeli ve başkalarının nasıl davranmasını istiyorsak öyle davranmalıyız" prensibini destekler nitelikteydi. Ancak, bir politikacının her zaman doğruyu yapması gerektiği düşüncesi, kamu yararını gözetmek istiyorsak öncelikle hayatta kalmak mıdır, sorusuyla ikileme düşürüyor izleyiciyi.

Jaime Lannister ise etik değerlerin dışında kendi değer biçmesi ile tam tersi davranışlar sergiler. Kral katili olmanın yanı sıra, kardeşiyle yaşadığı ensest ilişki, Jaime'nin arzuları uğruna her türlü fedakarlığı yapabileceğini gösterir. Machiavellist bir tavır olarak, ahlak ve siyaseti birbirinden ayıran bir yaklaşım benimser. Yeri geldiğinde yalan söylenebilir, amaç araçları meşru kılabilir ve kaos, bir çukur değil bir merdivendir onun için.

Dizi genel olarak, izleyicileri alışık oldukları "mutlak ahlakın kötülüğe galip gelmesi, mutlak iyi ve mutlak kötü" kavramları üzerinde düşünmeye yönlendiriyor. Game of Thrones, etik kararlarımızın karmaşıklığını ve çelişkilerini gözler önüne sererek, izleyicilere dünyanın siyah-beyaz olmadığını hatırlatıyor.

Yorum Yazın